Zamansız Bir Hikaye: Homeros’un Odysseia’sı, Aristoteles’in Poetika’sı ve Bu Yolculuğun Bir Nolan Filmine Dönüşmesinin Hikayesi
Poetika Blog14 Temmuz 20263 dk okuma
Nolan’ın filmleri, parçalanmış anılardan eve dönüşü imkansız görünen yolculuklara kadar, zaman her şeyi değiştirdikten sonra insandan geriye ne kaldığını tekrar tekrar sorguluyor. Homeros’un destanı bu soruyu daha da belirgin hale getiriyor ve dramatik hikaye anlatımı üzerine önemli bir ders veriyor.
Nolan’ın Her Zaman Anlattığı Hikaye
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, yönetmenden beklendiği gibi büyük ölçekli bir yapım. Yaklaşık 250 milyon dolarlık bir bütçeyle çekildiği bildirilen film; Fas, Yunanistan, İtalya, İskoçya, İzlanda ve Malta’da çekildi. Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Zendaya, Robert Pattinson, Lupita Nyong’o ve Charlize Theron’un yer aldığı geniş oyuncu kadrosuyla, Nolan’ın kariyerindeki en iddialı yapımlardan biri. Ancak filmin neden bu kadar önemli olduğunu bu rakamların hiçbiri tek başına açıklamıyor.
Christopher Nolan’ın The Odyssey uyarlaması, iki hikaye anlatma geleneğini bir araya getiriyor: Homeros’un eve dönüş yolculuğunu anlatan antik destanı ve zaman, hafıza, kimlik ve alışılmış dünyayı geride bırakmanın sonuçlarına duyduğu ilgiyle tanınan bir yönetmeni.
Bu bağlantı ilgi çekici, ancak bunun nedeni yalnızca Nolan’ın bir kez daha büyük ölçekli bir filme imza atması değil. Asıl bağ, Homeros’un şiirinin merkezindeki soruda yatıyor: İnsan, yokluğunda hayatın devam ettiği bir yaşama geri döndüğünde neyle karşılaşır?
Şiirin ortaya çıkışından yaklaşık üç bin yıl sonra bile temel çatışmaları hala tanıdık geliyor. Eve duyulan özlem, hayatta kalmanın bedeli, kimliğin değişkenliği ve hatıralarla gerçeklik arasındaki mesafe yalnızca antik dünyaya ait meseleler değil. Her kuşak bu hikayede kendi deneyimlerinden bir şeyler bulabilir.
Bu açıdan bakıldığında, Nolan’ın bu kaynağı seçmesi önceki filmlerinden bir kopuş değil, zaten aşina olduğu temalara yeniden dönmesi gibi görünüyor. Filmlerinin başkarakterleri tekrar tekrar kaybettikleri bir şeyi geri kazanmaya çalıştı: güvenebilecekleri bir hafızayı, ait olma duygusunu, bir ilişkiyi, geçmişin bir parçasını ya da hâlâ tanıyabildikleri bir dünyayı.
Ancak bir yere geri dönmekle, o yerin eskiden taşıdığı anlamı yeniden bulmak aynı şey değil. The Odyssey, bu farkı yolculuğunun merkezine yerleştiriyor.
Homeros’un destanının günümüze ulaşması, yalnızca ne kadar eski olduğunun bir göstergesi değil. Hikayeler sırf eski, etkili ya da defalarca uyarlanmış oldukları için yaşamaya devam etmez. Bazı hikayeler kalıcı olurlar çünkü çatışmaları, ortaya çıktıkları dönemin koşullarını aşarak farklı kuşaklar tarafından da anlaşılabilir.
The Odyssey’de eve dönüş yolculuğu hem fiziksel hem de ruhsal bir yolculuktur. Odysseus tehlikeli denizleri aşmak, olağanüstü varlıklarla karşılaşmak ve İthaka’ya dönüşünü sürekli geciktiren engelleri aşmak zorundadır. Ancak bu yolculuk aynı zamanda onun sabrını, muhakeme yeteneğini, kendini kontrol etme gücünü ve başkaları tarafından tanınmanın ne anlama geldiğini de sınar.
Bu engeller önemlidir çünkü karşılarına çıkan kişiyi değişmeye zorlar. Bir canavar yalnızca korkutucu olduğu için hikayede anlam kazanmaz. Bir karşılaşma, karakteri seçim yapmaya zorladığında, bir zaafını ortaya çıkardığında, önündeki seçenekleri değiştirdiğinde ya da yolculuğun anlamını dönüştürdüğünde dramatik bir değer kazanır.
Bu ayrım, senaryo yazan herkes için önemlidir. Heyecan verici olayların art arda gelmesi, tek başına sürükleyici bir hikaye yaratmaz. Olaylar, birbirlerinin sonuçlarını doğurmalıdır.
Bir yolculuk hikayesinin iki farklı versiyonunu düşünelim. İlkinde başkarakter, giderek tehlikeli hale gelen engellerle karşılaşır ve her birini cesareti ya da zekasıyla aşar. İkincisinde ise her zaferin bir bedeli vardır: Başkarakter bir müttefikini kaybeder, güvendiği bir düşüncenin yanlış olduğunu öğrenir ya da başlangıçta ulaşmak istediği yerin artık kabul etmeyeceği birine dönüşür.
Her iki versiyon da merak ve gerilim yaratabilir. Ancak ikinci versiyon daha derin bir dramatik soru ortaya çıkarır. Artık yalnızca yolculuğun nasıl ilerlediğini takip etmeyiz; yolcuyla varmak istediği yer arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini de izleriz.
The Odyssey’nin yeniden yorumlanmaya devam etmesinin nedenlerinden biri budur. Destanın macerası farklı türlerde ve tarihsel dönemlerde yeniden anlatılabilir, ancak merkezindeki çatışma varlığını korur: Yolculuk, yola çıkan kişiyi değiştirir; varılacak yer ise o kişi yokken değişmiştir.
Every few years, a beloved novel gets adapted into a film. The announcement generates excitement; finally, that book is becoming a movie. And then, more often than not, something goes wrong. The film arrives and feels thin, rushed, or strangely hollow. The characters who felt so vivid on the page seem flat on screen. The story is technically all there, but whatever made the book extraordinary has somehow failed to survive the journey.
It is Monday morning. Over the weekend, twelve new scripts arrived. Nine more came in the week before. Somewhere in the inbox are scripts that have been waiting since last month, along with a few that have been there even longer. In two hours, the development meeting starts, and there is still a stack of material that nobody has had time to read.
Ask ten screenwriters what "script coverage" means, and most will give you the same answer: a reader's report that determines whether a screenplay receives a Pass, Consider, or Recommend.
They're not wrong. But they're only describing the industry's most familiar form of coverage. Behind the scenes, many other types of coverage quietly influence whether a screenplay gets made, who joins the project, how much it costs to produce, and whether it creates legal or financial risks.